Tezhib Sanatkarı


Özcan Özer N.

Diğer, ss.1, 2007

  • Basım Tarihi: 2007
  • Sayfa Sayıları: ss.1

Özet

 
Tezhib
Bir milleti, diğer kültürlerden ayırt eden en önemli özelliği kültürüdür. Kültür içinde de sanatın ayrı bir yeri vardır. Çünkü kültüre bir anlam ve bir rûh katan sanattır. Türk kültürü içinde yer alan ve varlığı ilk olarak Orta Asya’da tespit edilen tezhib, Arapça “zeheb” kökünden gelmekte olup “altınlamak” anlamındadır. Ancak, tezhib, sadece altınla değil, değişik türde ve renkte boyalar kullanılarak da yapılır. Tezhib yapılmış eserlere “müzehheb”, tezhib yapan sanatkâra erkek ise, “müzehhib”, bayan ise, “müzehhibe” adı verilir.
Tezhib hat ile beraber kullanıldığında yazı daima ön plandadır. Tezhibin asıl gayesi, hattı süslemek, ortaya çıkarmak ve yazının anlamını daha da kuvvetlendirmektir. Tezhib, tarih içerisinde en eski devirlere kadar uzanan, geleneğe bağlı, klasik sanatlarımızdandır. Özellikle Kur’ân-ı Kerîm’e yapıldığı görülmektedir. Türklerin İslâmiyet'i kabul etmelerinin bir sonucu olarak, dine hürmeten dini kitaplara tezhib yapıldığı bilinmektedir. Çünkü Kur’ân, İslâmiyet’i seçen Türkler için çok değerli ve eşsiz bir kitaptır. Şüphesiz bu sebeple, en güzel tezhibler de Kur’ân tezhibleri olacaktır. Kur’ân, diğer ilimlerde olduğu gibi Müslümanlar arasında güzel sanatların da tekâmülünü teşvik etmiştir. Sonraları dini ve din dışı eserlerde tezhib, hat, minyatür, ebru, kat’ı, cilt v.b. gibi sanatların birbiriyle mezcedilmiş olarak karşımıza çıktığını görürüz.
 
Sanatkârların, aşkla yoğrulmuş rûhları ile hikmet dolu hazinelerinden güzel eserler üretebilmesi büyülü, derin, anlamlı bir sanat dünyasını yansıtır. Sanatın iki unsuru vardır: Birisi sanatkâr, diğeri ise eseridir. Sanatkâr; kâinatı algılamak, kavramak, yorumlamak isteyen, iç ve dış tesirlere karşı gönülden ve fikren açık olan, toplayıcı, birleştirici bir hayat tarzıyla yaşar. Bu sebeple sanatkâr, sanat yoluyla kâinatla tanışıklık kurarak onu bilebilir. Akıl ve duygu sanat alanında birbiriyle kesişir. Kâinatı da hislerinin etkisi ve algıları doğrultusunda soyutlar, stilize eder, form ve renkler yardımıyla güzel bir eser ortaya çıkarmak ister. Düşünebildiği, hissedebildiği ancak, kelimelerle ifade edemediği, ortaya çıkaramadığı yüce aşkını, ince zevkini, hassas rûhunu fırçada yoğunlaştırarak eserine aktarır; renk ve altın kullanarak, güzeli daha da güzelleştirerek, onun değerine değer katar. Kâinatta mevcut olanlara ve olabileceklerine kendi iç dünyasını da katarak yorumlamaya çalışır. Çevresindeki baktığı ve gördüğü her şeyden etkilenir. Etkisinde kaldığı bu fikirler ve hisler altında aradığını bulabilme ümidiyle, etrafındakilerde mana arayıp, bunu ifadeye çalışır.
Düşüncesinde mevcut olan soyut formların, motiflerin görünebilir hale getirilmesini sağlayarak somut bir eser ortaya çıkarır. Ortaya çıkarılan eser, bakan kişide bir heyecan, yüreğinde bir kıpırdanma hissettirirse, sanatkâr amacına ulaşmıştır. Ancak, bu heyecan ve coşku sadece ilk bakıştaki etki olmamalıdır. Esere farklı zamanlarda birçok defalar bakıldığında da ilk etki daima hissedilirse, o eser kalıcı olabilir denilebilir. Sanatkâr ile eseri arasındaki münasebet, aşkın ortaya çıkardığı nadide, anlamlı ve değerli münasebettir.
“Allâh güzeldir, güzeli sever” hadîs-i şerîfinden yola çıkarak sanatkâr daima güzeli aramış ve hâlâ da aramaktadır. Aranılan güzellik, sanatkârın eğitimi, çevresi, kültürel ortamından edindiği birikim ile ortaya çıkarak sanatkârın kişiliğini de ortaya çıkarır. Her sanatkârın özünde tabîlik olmalıdır. Sanatkârlar eserlerinde kendi üsluplarını yansıtırlar. Yapılan eseri mutlaka belli bir sınıflamaya koymak da yanlış olur sanırız. Çünkü sanatkâr eserini şu veya bu üslûpta yapacağım diye temel bir fikirden yola çıkmaz.
Tezhib sanatkârı, yazıdaki manayı daha da kuvvetlendirmek için tezyin eder, insanların etkilenmelerini ve düşünmelerini sağlar. Böylece eserine bir anlam da katar, eserini maddilikten çıkararak anlamlı hâle getirir. Ortaya çıkan eser sanatkârın gönlündeki heyecanın, hislerin fırça ile kâğıda geçirilip dile gelmesidir. Eserlerdeki mana idrak edildiğinde, teslimiyet bir kez daha kendini gösterir.
Tezhiblenmiş bir esere uzaktan bakıldığında etkisi azdır. Algılanan sadece formlar ve renklerdir. Ayrıntıya girildiğinde daha ince noktalar fark edilir (kullanılan motiflerin renk ve tonlamaları, Rûmî motifinin hurdeleri, işçilik, denge, ahenk v.s).
 
Sanat eseri sanatkârın iç dünyasını, rûh zenginliğini, inceliğini, zevkini ortaya çıkarır. Uğraştığı sanat doğrultusunda, fırçasını eline aldığında kanaat etmeyi, sabrı, sevgi ve saygıyı v.s dolaylı olarak öğrenerek sanatkâr şahsiyetini olgunlaştırır. Sanatkâr çirkinden uzaklaşmak güzele ulaşmak ister. Güzel ise eksiksiz, mükemmel, uyumlu, ahenkli, dengeli, ritimli, oranları ve ilişkileri düzgün olan şeyleri ifade eder. Güzelin kendine has bir dili vardır. Bu dille iletişim-etkileşimde bulunur.
 
İlâhi kudretin bahşettiği yeteneklerini manada derinleştirerek gönüllere huzur, saadet, mutluluk nakşeder. Dünyayı, kâinatı çözümlemek, saklı kalmış gizli noktaları aramak, bulmak, ortaya çıkarmak ister. Aranılan şey, gizli sanılan mutlak gerçekliktir. Sanat eseri yoluyla mutlak gerçekliğin sırlarından bazıları keşfedilir. Böylece kâinatın sırlarına ulaşma, evren bütünlüğüne katılma arzusu gerçekleşmiş olur. Sır dünyası ile ilişki kurmak, insan rûhunu da bütünlüğe doğru taşıdığından sanatkâr, bu sırlarla dolu kâinatla, eserlerine ahlâkını da yansıtmış olacaktır Tezhib sanatkârları dini ve din dışı eserlerde, sanat ahlâkının bütün özelliklerini kendi benliklerinde hissetmişler ve bunları eserlerine yansıtarak kültürümüze büyük katkılarda bulunmuşlardır.
 
Tezhib, genelde kâğıt üzerine altın ve çeşitli renklerle yapılan, çoğunluğu figürsüz olan süslemelerdir. En çok el yazması kitaplarda kullanılmakla birlikte tek levha halindeki yazıların çevresinin de tezhiblendiği görülür. Bu süsleme, kitap içinde en çok baş sayfalarda kullanılmıştır. Çok özen gösterilen kitaplarda baştaki iki sayfada yazıya ayrılan küçük bir bölümün dışında, tüm alanın tezhible kaplandığı da görülür. Özellikle Kur’ân-ı Kerîm’in ilk iki sayfasının bu tür bir süsleme ile doldurulması adeta bir kural haline gelmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’in dışındaki kitaplarda ise genellikle metnin başında tezhibli bir Besmele bölümü koymak yeterli olmuştur. Bu tür baş sayfalarda Besmele’nin zemini ve çerçevesi de tezhiblidir. Ayrıca çoğu kez yazının üst kısmında tezhibli bir tepelik bölümü yer alır. Kitapta metin kısmından önce gelen bir ya da iki sayfa daha fazla tezhibli olabilir. Bu tür sayfalarda genellikle yazı bulunmaz, figürsüz süsleme tüm sayfayı kaplar. Ortasında yalnızca madalyon biçiminde bir süslemenin yer aldığı örnekler de vardır. Topkapı Sarayı Kütüphanesi’nde bulunan “Hünernâme”nin (H.1524) zengin bir biçimde süslenmiş sayfasında cetvelle çevrili, yazı yazmaya ayrılmış bölümün ortasında “şemse” denilen oval bir madalyon yer almaktadır. Ayrıca köşelikler ve zengin bir çerçeve de düzenlemeyi tamamlamıştır. Bunların dışındaki alan çoğunlukla boş bırakılırdı.
 
Bazen ilk sayfada bir çiçek ya da çiçek buketi yer alır. Bu, özellikle 18. yüzyıl ve sonrasında kullanılmış bir yöntemdir. Çiçekler, dönemine göre az ya da çok natüralist işlenmiş olabilir. En sık kullanılan çiçek ise güldür. İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’nde bulunan yazmada (A.5668) ise oldukça stilize işlenmiş bir zerrinin karışlıklı iki sayfada simetrik olarak yer aldığı görülür. Kitabı tanıtıcı ve kimin için yazıldığını belirten bilgiler de tezhibli madalyonlar içinde yer alabilir. Bu tür sayfalara “zahriye”, bu amaçla yapılan süslemeye ise “zahriye tezhibi” denir.
 
Kur’ân-ı Kerîm en çok tezhiblenen kitaptır. Kur’ân yazmanın ve süslemenin sevap sayılmasının bunda büyük etkisi vardır. Özel önem verilmiş pek çok örnekte baştaki ilk iki sayfanın tamamının yanı sıra sûre başlıkları da tezhiblenmiştir. Sûrenin adının belirtildiği yazı ise, farklı bir renkle örneğin beyaz ya da altınla yazılır ve bu yolla normal metinden ayrılır. Yazıdan arta kalan bölümde ise dönem üslûbunun gereği olan süslemeler yer alır. Hattatın adını veren sayfaya ise “Ketebe sayfası” denir. Bu sayfada çoğu kez kitabın hattat tarafından kopya ediliş tarihi de vardır. Ketebe, tam sayfada yer aldığı gibi, yalnızca bir bölümde de bulunabilir. Topkapı Sarayı Kütüphanesi’ndeki Kur’ân’ın (E.H.148) Ketebe sayfasında hattatın adı dekoratif bir çerçeve içine beyaz renkle yazılmıştır. Bu, 16. yüzyılın ünlü hattatlarından Amasyalı Şeyh Hamdullah’ın Ketebe’sidir.
 
Sayfa tam dolmadan metin kısmı bittiği zaman kalan boşluk, tezhibli bir madalyon ya da başka bir süsleme ile doldurulur. Sık rastlanan başka bir yöntem ise satırların gitgide daha kısa yazılması ve yazının üçgen biçiminde bitmesidir. Topkapı Sarayı Kütüphanesi’nde bulunan Kur’ân’da (EH.70) ise değişik bir yol izlenmiştir. Bu örnekte son satırlar Ketebe ve tarihe ayrılmış, tezhib ise altta kare bir çerçeve içinde yer almıştır.
 
Kur’ân-ı Kerîm’de âyet sonlarındaki noktalar yani duraklar da belirtilmiştir. Bu duraklar çoğu kez tezhible süslenmiştir. Erken ve klasik dönemlerde yalın olan duraklar, 18. yüzyıldan başlayarak daha özenli bir hal almıştır. Sanatçı, bu küçük madalyonlarda geniş hayal gücünü ve yaratma zenginliğini sergileme fırsatı bulmuştur. Tezhib niteliğinde süsleme, kitabın hemen her yerinde bulunabilir. Çok özenli bazı örneklerde sayfaları korumak için yerleştirilen ince kâğıtlarda bile altınla yapılmış süslemelere rastlanır.
 
Kitap sayfalarının yanı sıra duvara asılmak için hazırlanan levhalarda da tezhib kullanılmıştır. Hilye-i şerifler, hattat diploması niteliğindeki yazılar da bu grupta toplanabilir. Bu tür levhalarda yazı arasında kalan boşluklar çeşitli biçimlerde tezhiblenir. Giderek, düzenlemenin tümü de tezhibli bir çerçeve içine alınır. Ferman ve tuğralar da tezhiblenmiş yazılı örnekler arasında yer alırlar.
 
Klasik bir tezhib, altın ya da lacivert zemin üzerine Rûmî veya çiçek bezemelidir. Ayrıca zenginleştirici yöntemler de kullanılmıştır. Topkapı Sarayı Kütüphanesi’nde bulunan EH 308, 309, 311 no.lu yazmalarda bu zenginleştirici yöntemlerden birine tanık olunur. Sayfanın kenarındaki altın çerçeveli kısımda iğne arkası ile bastırılarak oluşturulan noktaların yüzeyden farklı bir biçimde parıldamasıyla değişik bir görüntü yaratılmıştır. Tezhibin bittiği yerde ise kâğıdın zemin rengine geçişi yumuşatmak için tığlar kullanılmıştır. Bu öğenin ikinci bir tezhib sayılabilecek kadar yüklü örnekleri de vardır. Tığ, genelde ince bir çizgi ve bunu zenginleştiren nokta, çizgi ya da küçük çiçeklerden oluşur. Bazı yazmalarda tığların aşırı derecede abartıldığı da görülür.
 
Bir tezhib türü de Halkâr’dır. Bu sözcük, Farsça’da “altınla süsleme” anlamına gelmektedir. Altının az ya da çok yoğun, ince ya da kalın çizgiler halinde kullanılması ile farklı renk etkileri yaratılabilir. Genellikle az renk kullanılır ve yumuşak tonlar tercih edilir. Klasik tezhib ile halkârın birlikte kullanıldığı örnekler de bulunmaktadır.
 
Tezhible birlikte kullanılan bir başka teknik ise sayfa yanlarında ya da yazı levhalarının çevresinde yer alan “Ebru”dur. Ebru pek çok kişinin çocukluğunda denediği bir yöntemin gelişmiş biçimidir. Boyalar bir sıvı üzerine yayılır ve daha sonra kâğıt bu sıvıya değdirilerek soyut bir takım biçimler elde edilir. Kat’ı ise, daha az tanınmış bir tekniktir. Bu teknikte yazı ya da süsleme, kâğıdın oyulması ile elde edilir.

Tezhibin ana malzemesi altındır. Altın, varak yani ince yapraklar halinde kâğıt arasında saklanır. Bu tür altın doğrudan doğruya yapıştırılarak kullanılabilir. Ama ince desenler için ezilerek kullanılır. Bir pota içinde Arap zamkı ve su ile parmakla ezilir, daha sonra zamkın fazlasının alınabilmesi için suyla karıştırılır. Altın zerrecikleri dibe oturunca üstteki suyun fazlası akıtılır. Kalan az miktarda su ise tozdan korunmuş bir yerde kurumaya bırakılır. Böylece altın, boya gibi fırça ile sürülebilecek bir malzeme haline gelir. Yeşil altın ya da gümüş de renk etkileri elde etmek için yan yana kullanılabilir. Ancak gümüş, kâğıdın zamanla bozulmasına neden olur.
 
Bir tezhibin hazırlanmasında izlenen klasik yol şöyledir: İnce kâğıt üzerine bir desenin tümü ya da yinelenen bölümlerinden yalnızca biri çizilir. Deseni oluşturan çizgiler, birer milimetre kadar aralıkla iğne ile delinerek bir kalıp hazırlanır. Bu kalıp, süslenecek yüzey üzerine yerleştirilir. İnce kömür tozu dolu küçük bir torbacık, kalıp üstünde gezdirilir ve noktaların yüzeye geçmesi sağlanır. Noktaların araları da ince kalemle birleştirilerek desen ana yüzeye geçirilir. Boyama işlemine altınla başlanır. Hafif jelatinli su ile sulandırılan altın, fırça ile sürülür. Altının parlaması için de “Zermühre” denen bir alet kullanılır. Bu, parlak yüzeyli bir taştır. Bunun için genelde akik tercih edilir. Bir sapa oturtulan bu taşın yüzeye sürülmesi ile altın parlak bir görünüm kazanır. Daha sonra çok ince bir fırça kullanılarak konturlar çizilir. Bu konturlara “tahrir” denir. Konturların çizilmesiyle zemin renklerinin altın yüzeye akması bir derece de olsa önlenmiş olur. Sonra sıra zemin kısımlarının renklendirilmesine gelir. Zeminde genellikle lacivert kullanılır. Bu bir ölçüde dönem üslubuna ve sanatçıya göre de değişir. En sonunda renkli ayrıntılar eklenir, tığlar çekilir, zeminde serpme, nokta ya da tarama gibi son rötuşlar yapılır.
 
Türk tezhib sanatının Anadolu Selçuklulardan başlayarak Osmanlılara kadar uzanan bir geçmişi vardır. En erken tarihli örneklerden biri, bugün Topkapı Sarayı Kütüphanesi’nde bulunan 1131 tarihli bir Kur’ân-ı Kerîm sayfasıdır. Sayfanın çerçevesi “Selçuklu geçmesi” denen örgülü bir bordürden oluşmuştur. Bu çerçevenin içinde kalan bölüm ise geometrik madalyonlara bölünmüştür. Geometrik madalyonların içinde ise beyaz kûfi yazılar yer almaktadır. Geometrik süsleme, geçme motifleri ve kûfi yazının dekoratif kullanılışı Selçuklu tezhibinin karakteristik özellikleridir.
 
Topkapı Sarayı Kütüphanesi’ndeki 13. yüzyıla ait Kur’ân’da (B.5) tarama niteliğindeki bir süsleme üzerinde çok dekoratif iri kûfi yazı karşımıza çıkar. Kûfi yazı, oval bir madalyon içinde sûre başlığında da kullanılmıştır. Bu örnekte altınla çerçeveli yazı bölümünde ise gösterişli duraklar dikkati çekmektedir. Selçuklu tezhibi için karakteristik olan bir durum da cedvel dışındaki yuvarlak madalyonlardır. Birbirine bitişik iki kareden oluşan “Cedvel dışı gülü” de dönemin sevilen bir formudur. Yine aynı yapıtın başlangıç sayfası tezhibinde ise geometrik süsleme egemendir. Palmet, yarım palmet ve Rûmî motifleriyle zengin bir görünüm yaratılmıştır. Burada Selçuklu dönemi süsleme sanatının temel elemanları olan geometrik süsleme ve yarım palmet motiflerinin bir arada kullanıldığı görülür.
 
13. yüzyıldan çok sayıda tezhibli kitap kalmıştır ama hangilerinin Anadolu kökenli olduğunu söylemek pek mümkün değildir. Topkapı Sarayı Kütüphanesi’ndeki Kur’ân-ı Kerîm (K.357), Anadolu kökenli olduğu kesinlikle bilinen az sayıdaki örnekten biridir. Baştaki tezhibli sayfada sûre adının bulunduğu bölümün ve alt boşluğun tezhibli olduğu görülür. Bu örnek, palmet, yarım palmet, Rûmîler ve altın zemin üzerinde sulu karmen kırmızısı gölgeleriyle tipik bir Anadolu Selçuklu yapıtıdır. Topkapı Sarayı Kütüphanesi’ndeki 14. yüzyıla ait olduğu sanılan yazmanın (A.577) baş sayfa tezhibinde ise Selçuklu sülüsü denilen tipte beyaz yazılar karşımıza çıkar. Lacivert zemin ve canlı renklerle tüm sayfayı aralıksız kaplayan bu tezhib de dönemin tipik bir ürünüdür.
 
15. yüzyılın ilk yarısından Osmanlılara ait pek az tezhibli örnek kalmıştır. Bunlardan biri de Sultan II. Murad için yazıldığı bilinen, müzik konulu kitaptır. Baştaki iki sayfada Rûmî ve küçük çiçekli tezhib tüm sayfayı kaplamaktadır. Bu yapıt, klasik Osmanlı tezhiblerinin öncülerinden biridir. Aynı kitabın bir başka sayfasında ise çeşitli tezhib düzenlemeleri bir araya getirilmiştir. Yazı oval bir madalyon içine alınmış, tezhib için açık renk bir zemin tercih edilmiştir. Rûmîlerin egemen olduğu süslemeyi, küçük çiçeklerin oluşturduğu zarif bir çerçeve sınırlamaktadır.
 
Fatih Sultan Mehmed dönemi, birçok sanat dalında olduğu gibi, tezhibte de bir doruk noktasıdır. Fatih için hazırlanan birçok yapıt, ağırbaşlı ve olgun bir üslup sunar. Daha önceki dönemlerde Kur’ân tezhibleri ön planda idi. Oysa Fatih döneminde bilim ve sanatla ilgili telif ve tercüme pek çok yapıtla karşılaşılır. Topkapı Sarayı Kütüphanesi’nde bulunan A.3282 no.lu yazmanın baş sayfasında yapıtın Fatih’in kitaplığına ait olduğunu belirten tuğralı mühür yer almaktadır. Yine Fatih’in özel kitaplığı için hazırlanmış olan Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki yazmanın (Damat İbrahim Paşa 819) zahriye sayfasında Fatih için hazırlandığını belirten satırlar, ortada daire madalyon içinde yer almaktadır. Bu örnek, sayfanın tümünü kaplayan tipik bir Fatih dönemi tezhibidir. Topkapı Sarayı Kütüphanesi A.2208 no.lu Unmuzac’da ise Fatih dönemi için tipik bir başlık örneği görülmektedir. Kûfi Besmele beyazla yazılmış olduğundan tezhibin içinde çok iyi belirmiştir. Yazının zemininde kıvrık dallar, tepelik olarak da Rûmîlerden geniş bir bordür yer almaktadır. Tığların yalın oluşu ilginçtir. Zaten genelde süslemede aşırıya kaçılmadığı görülür.
 
16. yüzyıl, tezhib sanatında başka bir açıdan da doruk noktasıdır. Bu dönemde metin kısmından önce gelen tam sayfa tezhibler çok zengin süslemelidir. Zeminde lacivert rengin egemenliği azalmıştır. Altın ve lacivert zemin hemen hemen dengededir. Rûmîler ve çiçekler yine gözde formlardır, ama işçilik aşırı derecede incelmiştir. Yüzyılın başına ait olan bir Kur’ân’ın (Topkapı Sarayı Küt. H.70/71) baş sayfasında süslemenin aşırı yüklü olduğu görülür. Sanatçı burada ustalığını gösterme çabasına girişmiştir.
 
16.yüzyılda Kur’ân-ı Kerîm tezhibleri ön plandadır. Çok önem verilen örneklerde yazıdan önce tezhibli iki sayfa bulunur. Ama normal örnekler, metnin ilk iki sayfası ile başlar. Bunlarda başlıklar ve geniş çerçeveler yazıyı adeta ikinci plana itmiştir. 1523/24 tarihli, Kanuni için hazırlanmış olan ve bugün Topkapı Sarayı Kütüphanesi’nde bulunan Kur’ân (EH.58), altın zeminin ağırlık kazandığı klasik bir tezhib örneği sayılabilir. Yapıtın zahriye sayfasında ise Kanuni için hazırlandığını belirten satırlar bir şemse içindedir. Zemin renklerinin açık oluşu, genel görünüme bir hafiflik kazandırmaktadır. Aynı yapıtın bir başka sayfasında da hattatın adı belirtilmiştir. Tezhibi yapan ve müzehhib ya da nakkaş ünvanını taşıyan ustanın adı çok sık belirtilmez. Bu örnek, şemsenin altındaki “salbek” denilen kısımda nakkaşın adının bulunmasıyla önem kazanır.
 
Topkapı Sarayı Kütüphanesi’nde bulunan ve 1539/40 tarihli “Gûy-i Çevgân” adlı yapıtın baş sayfasında ise yazı, kâğıttan oymadır. Çok zengin tezhibi aşırı süslü tığlar da desteklemektedir. Kalan boşluklar ise serpme altınla doldurularak yüklü bir süsleme oluşturulmuştur. Aynı kütüphaneye EH 307 no. ile kayıtlı, 1579 tarihini taşıyan En’am-ı Şerif’in baş sayfası ise oldukça yalındır. Yalnızca başlık ve tepelik tezhiblenmiştir. Oldukça farklı teknikteki bu örneklerde değişik bir yöntem kullanılmıştır. Önce zemin renklendirilmiş, altın daha sonra sürülmüştür.
 
Ünlü hattat Ahmet Karahisari’ye ait Topkapı Sarayı Kütüphanesi’nde bulunan Kur’ân-ı Kerîm’de (YY 999/EH. 157) birbirinin eşi olan duraklar oldukça yalındır. Ancak sayfa yanındaki güller ve sûre başlıklarının çok zengin ve çeşitli olduğu görülür. Sayfa yanındaki aşer gülleri, oval madalyon ve tığlardan oluşan üçlü düzenleme, yazılı kısmın yüksekliğini bile aşmaktadır.
 
Sûre başlığında 16. yüzyılın sevilen motiflerinden biri de “Çin bulutu” denen süsleme formudur. Topkapı Sarayı Kütüphanesi’nde bulunan Kur’ân’da (EH.58) Çin bulutu küçük çiçeklerle birlikte kullanılmıştır. Sayfa kenarındaki oval bir şemse biçimindeki hisib gülü, iki uçtan tığlarla uzatılmış durumdadır.
 
Yine Ahmet Karahisari’ye ait, Topkapı Sarayı Kütüphanesi’ndeki Kur’ân-ı Kerîm’in (YY 999) tezhibi Saray nakış atölyesinin ürünüdür. Burada atölyeyi yöneten baş nakkaş Karamemi’nin getirdiği yeniliklerden biri görülür: Natüralist motifler süsleme sanatımıza girmeye başlamıştır. Yazının sağ ve solundaki bahar açmış meyve dalları bu açıdan ilginç motiflerdir. Karamemi, Kanuni döneminin süsleme sanatına büyük etkisi olan bir sanatçıdır. İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’ne T 5467 no. ile kayıtlı olan Kanuni’nin Muhibbi mahlası ile yazdığı Divan, dönemin başarılı örneklerinden biridir. Bu yapıtın 1566 yılında tamamlanan nüshasının ilk sayfasında “Hatâi” olarak adlandırılan geleneksel, stilize bitki motiflerinden oluşan güzel bir halkâr örneği görülmektedir. Aynı yapıtın başka bir sayfasında ise natüralist motiflerin klasik tezhibe girmeye başladığı görülür. Tığlardaki lâleler bu açıdan ilginçtir. Bir başka sayfada da cedvel dışında Karamemi atölyesinin ürünü tipik bir halkâr örneği yer almaktadır. Gül, karanfil, lâle, sümbül türünden çiçekler natüralist üslûbun habercileridir. Sayfa içindeki tezhibli küçük bölümlerde ise farklı bir üslup dikkati çekmektedir. Karamemi ve yönetimindeki Saray nakış atölyesinin Osmanlı süsleme sanatına natüralizmi getirdiği bu örneklerden anlaşılmaktadır. Karamemi’nin adının bulunduğu sayfada ise lâle, Manisa lâlesi, karanfil ve güllerle adeta bir bahçe görünümü yaratılmıştır. Sanatçının adı, gül fidanının kök kısmında yer almaktadır.
 
Topkapı Sarayı Kütüphanesi’nde bulunan Murakka Albüm’ün (EH. 2327) 17. yüzyıl sonu ya da 18. yüzyıl başlarına ait olduğu sanılmaktadır. Bu albümde yazının fazla boğulmadan süslenmiş olduğu dikkati çekmektedir. Zaten bir yazının tezhiblenmesinde yazı-süsleme dengesinin kurulması, başarı ölçülerinin başlıcalarından biridir.
 
18. yüzyıl tezhibinde çiçek önemli bir yer tutmaktadır. Sayfanın ortasında oldukça natüralist buketler ve tek çiçekler bu dönemde sık sık görülmeye başlar. Topkapı Sarayı Kütüphanesi’de bulunan “Hizb el-Azam” (M 418) adlı dua kitabında baştaki tam sayfa tezhibin zemini altındır. Natüralist ve stilize motifler aynı düzenleme içinde kullanılmıştır. 18. yüzyılda sayfa kenarındaki güller de natüralist birer küçük çiçek ya da bukete dönüşmüştür.
 
Yine aynı kütüphaneye EH 55 no. ile kayıtlı olan 1785 tarihli bir Kur’ân-ı Kerîm’in baş sayfası ise ilk bakışta klasik bir tezhibe benzemektedir. Ancak dikkatle bakıldığında çiçeklerin egemen olmaya başladığı, Rûmî gibi klasik motiflerin önemini yitirdiği görülür. Tığlarda bile çiçekler tercih edilmiştir. Aynı yapıtın ilk sayfasında yer alan halkâr tekniğindeki gül goncasının doğaya yakın görünümü de ayrıca dikkate değer. Bu dönemde özellikle dua kitaplarının ilk ya da son sayfalarında bu tür çiçek minyatürlerine oldukça sık rastlanmaktadır.
 
19. yüzyılda Batılı akımlar, tüm sanat dallarında olduğu gibi süsleme sanatında da ağırlık kazanmıştır. Topkapı Sarayı Kütüphanesi’nde bulunan 1862 tarihli Kur’ân-ı Kerîm’in baş sayfasında Rokoko üslubu görülür. Altın zemin, iri yapraklar, stilize güller, iğne arkası ile yapılmış noktalarla Rokoko’ya özgü aşırı bir süsleme oluşturulmuştur. 19. yüzyılın sonlarında ise ulusal akımlar yeniden sanatımıza girmiştir. Topkapı Sarayı Kütüphanesi’nde bulunan ve baş sayfası klasik tutumla tezhiblenmiş olan Kur’ân (MR 4), bu akımın izlerini taşır. Ancak matbaanın yurdumuza girmesiyle birlikte tezhib yavaş yavaş önemini yitirmiştir. Yine de özellikle dini kitaplar elle yazıldığından tezhib sanatı son zamanlara kadar varlığını sürdürmüştür.
 
Kaynak
Yard. Doç. Dr. Nermin Özcan ÖZER (M. Ü. Atatürk Eğitim Fakültesi)

 
ISTANBUL
Reklam
 
 
 
 
 
 
Bugün 3 ziyaretçi (8 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman bu